Blog : Genel

Bozdağ’da Sürdürülebilir Hayat

Bozdağ’da Sürdürülebilir Hayat

1970 senesinin Haziran ayında, Manisa’nın Salihli ilçesinin mapushane müdürü, Rizeli “Gavur” Ali oğlu Ahmet Karaahmetoğlu ve karısı olan öz amca kızı Ayşe Karaahmetoğlu, tek çocukları  Abdurrahman Karaahmetoğlu’ndan ve özbeöz kızları gibi sevdikleri  gelinleri, Giresun Fındık Odası’na 0001 kayıt numarası ile kayıtlı Servet Karamustafaoğlu kızı  İnciser Karaahmetoğlu’ndan olma ilk torunları  Ilgaz Servet Karaahmetoğlu’nu – ki bu satırların yazarının en büyük ağabeyi olur- Ege‘nin sıcağında bir türlü uyuyamaması sebebi ile, Salihli’ye 24 km uzaklıktaki Bozdağ yaylasına çıkarırlar. Oğlan, 2016 senesinde yazları Batı Ege’de, hala yorgan ile yatma imtiyazına sahip olabileceğiniz bu yaylada, öyle bir uyur ki; bu sefer de ebeveynleri, oğlanın hayatta olup olmadığına bakmak zorunda kalırlar.

Ailenin  en ge(n)ç mensubu olan ben, Cüneyt Karaahmetoğlu, kışları ilk önce  Manisa’da, sonrasında da İzmir’de geçen çocukluğum ve 2003’de mezun olduğum üniversite yaşamım boyunca, bazı istisnalar hariç yazlarımın tümünü ailenin 1970’den beri kesintisiz geldiği ve 1978’de de ev inşa ettirdikleri bu kasabada, tam bir Doğu Karadeniz kadını olan babaannem ile geçirdim.

 40’lar ve 50’lerde, asıl mesleği Jandarma Astsubaylığı olan  dedem ile at sırtında, tüm zorunlu şark görevlerini Doğu’nun en ücra köşelerinde yapan ve  söylenenlere göre çok iyi at ve silah kullanan  babaannem, her zaman sırtında orak taşıyan, tam bir Doğu Karadeniz kadını ve asker karısıydı. Bugün hala, Bozdağ’da onu hatırlayan  insanlarla konuştuğumda, akla gelen ilk görüntü, omuzundan hiç ayırmadığı orağıyla yürümesidir. Çocukluğumda sürekli bana bir şey yedirmeye çalışan ve doyduktan sonra normal olarak tüm sunduklarına hayır dememin sonucunda yüzündeki muzip gülümsemeyle “Peki babamınkileri yer misun?” diyecek kadar doğallığa sahip olan babaannemin, annem kadar bende hakkı vardır.

 Babaannem, üç torunu, çok sevdiği gelini  ve hep kızdığı ama hiç kıyamadığı oğlu bir araya geldiğinde kocasından kalma Kırıkkale yapımı  7.65 liği- ki vefatına yakın, babam’ın yarı serzenişi yarı memnuniyeti ile hep belirtiği gibi, silahı oğluna değil gelinine emanet etmişti- , Bozdağ’da evin balkonunda çıkarır, birkaç el saydırdıktan sonra  mutlaka bize de attırırdı.  Arada da yıllarca jandarma karakollarında görev yapmış bir kadının kadim bilgeliği ile jandarma komutanını gördüğünde hatırlatır; “Ben torunlarım geldiğinde saydıriyurum aklınızda olsun ha” derdi.

 2003’de okuldan mezun olmamla beraber, çalıştığım meslekte  başka şansım olmadığı için İstanbul’a gittim. İstanbul’daki çömezlik, hayat mücadelesi, gençlik gibi sebepler ile beraber sanırım ilk 8-9 yıl hiç Bozdağ’ı aramadım. Sadece kısa gidiş gelişler bana yetiyordu ama sonrasında, sanırım şehrin keyfini de almam ve başka şeyler aramaya başlayacak kıvama ulaşmamla beraber, Bozdağ hep burnumda tütmeye başladı. 2016’nın Nisanı’nda şartların da benim dışımda gelişmesiyle Bozdağ’da hep hayalim olan bir seneyi geçirmeye karar verdim ve Mayıs’ın başında buraya geldim. Bundan sonrakiler, 13 senenin 10’unu geçirdiğim  Beyoğlu ve Cihangir ikametinden sonra, birden kış hane sayısının sadece 25 civarında olduğu bir köye gelip,  bu yazının yazıldığı tarihte hemen hemen bu köyde bir yılını geçiren 37 yaşında birinin yazdıklarıdır:

20150922-bozdag-00021

 Buraya, Mayıs’ta ilk geldiğim zaman toprak, annemler tarafından belletilmiş, gübresi attırılmış ve domates ile patatesi ekilmiş idi. Ben de çocukluk ve gençlikten kalma bilgilerle – çoğunlukla da çocukluğumda sadece babaannemi izleyerek öğrendiğim çapayı nasıl bu kadar iyi  yaptığıma şaşırıp – salatalık, topan patlıcan, biber ve nane ektim.  Bozdağ’a gelmemle beraber her sabah 5:30 ‘da kalkmaya ve saat 10’da yatmaya kendimi ayarladım. Sabah, tıpkı ben beş yaşındayken vefat eden dedem’in yaptığı gibi, gün doğmadan kalkıp inanılmaz olan kuş seslerini dinledim. Sonrasında İstanbul’da son bir seneden beri yaptığım gibi birkaç sabahta bir kendi ekmeğimi yapmaya başladım. İstanbul’da genelde arabaların yanından, Fındıklı – Sirkeci hattında yaptığım 5kmlik koşuları burada da yaptım; tabii inanılmaz temiz hava ve sebillerden akan sular eşliğinde.

 Yazın domates zamanında, kış için 90 soda şişesine yakın -blogun sonraki yazılarında Ayla Teyzem’in soda şişesine domates konservesi tarifi gelecek-  domates konservesi yaptım. İlk defa turşu kurdum. Buradan çok sevdiğim  İngilizler’in Eminanım’ın torunu ve benim de çok iyi arkadaşım olan Stasie sayesinde unutulmayan tarif ile ilk defa  Vişne Likörü (Cherry Brandy ve ahududu likörü yaptım.

 Bahçeye, İstanbul’da yaşarken evde hep yetiştirmek istediğim ama hiçbir zaman yapamadığım ve her seferinde Cihangir Karfur’dan ufacık paketlerine 5’er lira verirken kendime kızdığım biberiye, fesleğen ve taze kekik ektim ve büyük bir keyifle, çoğunlukla da yemeğin arasında hızlı hızlı bahçeye gelip, büyük bir hazla bunlardan koparıp yemek yaptım.

 Ağustos başından itibaren, iki buçuk ay boyunca baktığın, çapaladığın, otlarını yolduğun bahçedeki ürünler de vermeye başlayınca Bozdağ iyice keyifli bir hale geldi.

 Buradaki yörükler Bozdağ’a geliş ve gidiş zamanlarını şöyle tarif ederler. Bozdağ’a Atatürk’ün Samsun’a çıktığı günlerde (19 Mayıs) gelinir, Atatürk’ün öldüğü günlerde de (10 Kasım)  Bozdağ’dan ayrılınır. Bu tarihlerde Bozdağ’ın hem havası yaşamaya uygun hale gelir, hem de buranın temel geçim kaynağı olan patatesin (kumpir der buralılar) ekim zamanıdır. 10 Kasım ise artık iyice havaların soğumaya başladığı ve patatesin de topraktan kazılmasının bittiği zamanlardır.

 Aslında Bozdağ’ı daha önce ilkbaharda, yazın ve kışın görmüştüm ama herkesin buranın ayrı bir güzelliği olur dediği sonbaharda hiç görmemiştim. En çok merak ettiğim zaman sonbahardı ve yavaş yavaş yaklaşıyordu. Gerçekten de en az dedikleri kadar varmış:

_DSC0540

 Eylül’de aileme kışı burada geçireceğimi söylediğimde, benim kafama her  koyduğumu yaptığımı bilen ailem bile buna ihtimal vermedi. Büyük ihtimalle bebekliğimi bilen köylüler gibi şunu düşündüler: Hevesini alınca ve zorluğunu biraz görünce gider. Kış ile ilgili de yörüklerden gelen kadim bilgiler, kışın çok da kolay geçmeyeceğine işaret ediyordu. Onların dediğine göre yaban arısının (burada sarıca arı deniyor) çok olduğu seneler kış sert geçermiş. Bir de hayvanlar yazın en sıcak günlerinde bile sırtlarını güneşe çevirip yatıyorlarsa o kış çok sert olurmuş. Tabii ki yüzlerce yıllık deneyimlerden kuşaktan kuşağa aktarılan kadim bilgi şaşmadı ve inanılmaz karlı ve sert bir kış geçti: 

_DSC0862

 Aralık’ın başında başlayan, buradaki köylüleri bile yıldıran kuru soğuk 27 Aralık’ta başlayıp Şubat’ın 10’una kadar merkezde yerden kalkmayan inanılmaz bir kara çevirdi kendini. Geriye dönüp baktığımda buraya geldiğimden beri verdiğim en akıllı karar, nispeten kışı kolay geçirmemi sağladı: Poyraza açık salonda yaşama fikrinden vazgeçip güneye bakan ve çocukluğumda bababannemle ile yattığımız küçük odada küçük bir hayat yarattım. Tüm her şeyimi burada yaşayacak şekilde tasarladım ve de tuğlalı bir soba aldım. (içi  ısı tuğlası ile döşenmiş soba geç ısınır fakat çok geç soğur).

IMG_0606

 Kışın hayatımda ilk defa gece yatarken suların donmaması için açık bırakılması gerektiğini öğrendim ; buzdolabının soğutma amaçlı değil de yeri gelince ürünlerin donmaması amacıyla da kullanılabildiğini öğrendim; nasıl baca temizleneceğini öğrendim; 23-24 derecelik odadan -15 derecelik mutfağa girip paltolarla yemek yapmanın nasıl bir his olduğunu öğrendim…

 Şimdi bahar yavaş yavaş geliyor ve ben yine ilk defa burada bahar için hazırlıklar yapacağım. Bugün ilk defa bahçedeki ağaçları budattım. Budatmakla ilgili asıl hoşuma giden, agaca çıkmayı seven biri olsam, burada yaşadığım süre boyunca o budamayı yapacak bilgiyi edinebilmemdi. Şimdi sırada bahçenin bellenme kısmı var. Sonra burada çobanlık yapan çocukluk arkadaşımdan alınacak koyun gübresinin bahçeye serilmesi ve sonra da dikim işleri var. İlk defa hayatımda bunların hepsini ben yapacağım.

 Bu yazı, bir şekilde kurucu üyelerinden biri olduğum EGESÜRÇED’in bloğu için yazıldı. Derneğimizin kısaltmasının ilk üç harfine ve temel mantığına adını veren “Sürdürülebilirlik” kavramı aslında benim onu samimiyetsizce kullananların çok olmasından dolayı ilk başlarda epey “ayar” olduğum bir kavram. Benim gözlemim, bu kavramın şehirdeki bir kısım “üst düzey” insanın ağzını yayarak söylerken  popülerliğinden çatır çatır faydalandığı ve bu kavramı sevimsiz hale getirdikleridir.

 Sürdürülebilirlik nedir?

 Benim için 40 yıldan beri aynı yerde 3 kuşaktır kahvecilik yapan Telli Mehmet’in kahvesinde, köyün orta yaşlıların birinin masama gelip oturup, dede’nin kahkahası çarşıda hiç eksik olmazdı, hem külhanbeyi hem de çok hoş sohbet adamdı demesidir ya da babası gibi, beşeri münasebetleri çok iyi olan babamın, biraz da biz çocuklarına olan lütfuyla “eskiden dişçi Apo derlerdi şimdi Cüneyt’in babası diyorlar demesidir” ya da bababannem’in şimdiki aklımla fark ettiğim kırsala dair belli etmeden öğrettiği sürü şeyi hiç zorlanmadan yapabilmemdir ya da üç kuşaktan beri alışveriş yaptığın mandıranın sana bu o deriden çıkan tulum peynirini çok tuzlu olduğu için satmak istememesidir ya da  her Cuma günü sabah pazara gittikten sonra, 1985’de ölen eşinin mezar ziyaretini tek bir hafta bile atlamayan babaannem’den gördüğüm, sevdiğin, değer verdiğinin birinin mezarına özenini, babaannem ve dedem’in mezarlarına herhangi bir dine inanmamama rağmen sürdürmemdir.

  13584966_10153905481159023_5969069003332616224_o

 Ben, burada yaşayan ailenin 3. kuşağı olarak bunları sürdürebilme bilincine, şansına ve -biraz da naçizane-  cesaretine sahip olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Eminim babaannem ile dedem, evimizden uzaktan görülen mezarlarında da bu sürdürülebilirlikten çok mutlulardır ve ailemizin benden sonraki kuşakları da umarım onlara aktarmayı başaracağımız bilgiler ve değerler ile buranın bizim için değerini sürdürürler ve daha da geliştirirler.

 Umarım, kurulmasına öncülük ettiğimiz ve sonrasında da herhangi bir beklentimiz olmadan hayatlarımızdan feragat ederek büyütmeye, geliştirmeye çalıştığımız bu dernek, gittikçe kaybettiğimiz ve ne yazık ki toplumun bir kesiminde bunun matah bir şey olarak görülmediği kadim bilgilerin, geleneklerin, yemeklerin sürdürülmesinin, bir toplum için ne kadar önemli olduğuyla ilgili insanların kafasında bir nebze de olsa soru işareti yaratabilir.

 Sevgi ve saygılarımla,

Cüneyt Karaahmetoğlu 

www.cuneytkaraahmetoglu.com

Bozdağ

02.05.2017

AĞAÇ + EKŞİ MAYA = ODUN FIRINDA EKMEK

AĞAÇ + EKŞİ MAYA = ODUN FIRINDA EKMEK

Odun ateşinde pişen pizzalar
Odun ateşinde pişen pizzalar

Taşdibi Fırın ekibi olarak bizim için sürdürebilirliğin formülü işte bu.

En basit ifade ile sürdürebilirlik, hem kendine yeten hem de kendini yeniden üretebilen  döngüsel bir tedarik zinciri olarak tanımlanabilir. Herhangi bir sürecin sürdürülebilir olması için en önemli kriter, tüketilen enerjinin yeniden üretilebilir olması.

Peki odun fırınında ekşi maya ekmek yapma süreci nasıl sürdürülebilir oluyor?

Ekşi maya başlı başına sürdürülebilir bir ürün. Biz önce ekşi maya üretmekle başladık. Dokuz yıl önce biraz unu suyla karıştırıp açık havada bırakarak içindeki maya hücrelerinin üremesini ve nefes almaya başlamasını sağladık. Ekşi mayamız olgunlaştığı zaman bir kısmını ana maya olarak ayırıp, geri kalanını ekmek hamuruna katarak ekşi mayalı ekmek yapmaya başladık. Ana mayamızı sürekli olarak beslemeye devam ettik. Dokuz yıl boyunca beslediğimiz bir kap maya ile yüzlerce ekmek yaptık. Ekşi maya beslendiği sürece kendini sürekli yenilediği ve çoğaldığı için başlı başına sürdürebilirliği temsil ediyor. Ayrıca doğalgaz, petrol, kömür gibi yenilenemeyen enerji kaynaklarını da tüketmiyor. Dünya üzerinde yüz yılı aşkın yıldır yaşayan, insan ömrünü aşan ekşi mayalar olduğunu biliyoruz. Yaşadığımız devirde ninelerimizin ninelerinden öğrendikleri biçimde, yüzlerce yıl önce kullanılan tekniklerle maya üretmeye devam edebiliyoruz. Bizim çocuklarımız da aynı yöntemlerle maya üretmeye devam edebilirler. Yeterki bu döngüyü sürdürmeye niyetli biri olsun.

Glutensiz ekşi maya ekmeklerimiz
Glutensiz ekşi maya ekmeklerimiz,

Formüldeki diğer eleman olan ağaç ise ekmeği pişirmek için kullandığımız enerji kaynağını temsil ediyor. Bahçemizdeki zeytin ve meyve ağaçlarımız her yıl budanıyor ve kesilen dalları odun fırınında yakmak üzere kullanıyoruz. Doğanın sürdürülebilir döngüsü içinde her yıl büyümekte olan ağaçlar bize yenilenebilir enerji kaynağı oluşturuyorlar.

Böylece hem ekşi mayamız, hem de ağaçlarımız sayesinde odun fırınında pişen ekmeklerimiz bizim için sürdürülebilirliği temsil ediyorlar.

Ama hiçbirimiz ekmeğimiz kadar masum değiliz… Taşdibi Fırın olarak zamana karşı yarıştığımız için elektrikli fırın kullandığımızda yenilenemeyen elektrik enerjisi kullanıyoruz ve bu enerjinin üretilmesi için doğaya salınan karbondioksit üretimini artıyoruz. Diğer bir deyişle karbon ayak izimizi bırakıyoruz. Her birimiz evlerimizde kullandığımız elektriği ve doğalgazı, arabalarımızda kullandığımız yakıtı tüketip ‘modern hayat’ içinde yaşamımızı sürdürürken, ardımızda bıraktığımız karbon ayak izlerimizi arttırmış oluyoruz.

Bu dernekte var olmamızın amacı aslında ardımızda bıraktığımız karbon ayak izlerine ait sorumluluğu sahiplenmek ve doğaya olan borcumuzu ödemek.  Toplumda sürdürülebilirlik bilincini oluşturmak ve güzel ülkemizdeki sürdürülebilir değerleri sonraki nesillere aktarabilecekler yollar açabilmek amacıyla dernek çalışmalarına katkıda bulunmayı umut ediyoruz.

Barış ve huzurun sürdürülebilir olduğu günlere doğru yol almak dileklerimizle…

Özge Alkanat
tasdibifirin.com

*Dr. Özge Alkanat klinik psikolog ve çift-aile terapistidir. Milli Eğitim Bakanlığında kadrolu uygulayıcı ve eğitimci, Yaşar Üniversitesinde yarı zamanlı eğitimci ve süpervizör olarak görev yapmış olan Alkanat, EGESÜRÇED’in yanı sıra Çift ve Aile Terapileri Derneği kurucu üyesi ve Uluslararası Aile Terapiler Derneği IFTA’nın yönetim kurulu üyesidir.

 

Urla Geleneksel Mutfak Kültürü Araştırmasının Sonuçlarının Paylaşıldığı Toplantı 28 Mayıs Cumartesi Günü Urla’da Gerçekleşti

Plaket Töreni

Urla merkezli Ege Sürçed Derneği tarafından yürütülen sürdürülebilir bir gelecek için geleneksel mutfak kültürünün yaygınlaştırılması amacıyla bir dizi proje hayata geçirilmektedir. Bu projelerden ilki yöremizdeki yemek kültürü algısının ölçülmesi ve kültürel birikimimizi derlenmesi amacıyla Ege Sürçed ve Yaşar Üniversitesi ile birlikte gerçekleştirilmiştir. Bu bilimsel araştırma projesinin 10 hafta süren ve tüm Urla’yı kapsayan saha çalışması 20 Mayıs 2016 tarihinde başarı ile tamamlanmıştır. Bu saha çalışmasının bilgilendirme toplantısı 28 Mayıs 2016 Cumartesi günü Urla Toprak Sahne Sanat merkezi Necati Cumalı Salonunda gerçekleşmiştir.

Toplantıya Urla Kaymakamı Murat Sefa Demiryürek,  Yaşar Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Levent Kandiller, Ege Sürçed Derneği Dernek başkanı Mahmut Genç ile Urla köy muhtarları ve Urla sakinleri katılmıştır.

Toplantının ilk kısmında projenin yapısı, nedenleri ve ilk sonuçlarından kısaca bahsedilerek projenin izleyen aşamaları hakkında bilgi verilmiştir. Bu bilimsel araştırma projesinin amacı Urla yöremizdeki yemek kültürü algısını ölçmek ve olabildiğince kültürel birikimi derlemektir. Bu amaçla Urla’nın tüm nüfusunu temsil edecek kadar sakinimiz ile 10 hafta boyunca yaşadıkları yerlerde karşılıklı görüşmeler yapılmış ve bir anket üzerinden veriler derlenmiştir.  Örnekleme tüm köyler ve merkez ilçe içinde rastgele yapılarak  tüm yaş gruplarından insanlar ile anket yapılmıştır. Çalışma kapsamında, tek tek yemeklerden ziyade daha geniş perspektifde, sahadaki insanlar bizzat dinlenerek  geleneksel yemek kültürü ve değişim algısı  ölçülmüştür. Bir sonraki aşamada sonuçların istatistiksel yorumlanması yapılarak bu çalışma bilimsel makale olarak yayınlanacaktır.

Toplantının ikinci yarısında ise dernek üyesi Prof. Dr. Barbaros Gönençgil yöneticiliğinde gerçekleşen panelde girişimleri ile çevrelerine örnek olan Şerife Kublay, Hilmiye Günay ve Bahar Doğru bugüne kadar yaşadıkları ile gelecekten beklentilerini anlatmışlardır. Ayrıca dernek üyemiz Cüneyt Karaahmetoğlu tarafından çekilen kısa filmlerin birincisi “Körmen” de toplantı sırasında ilk kez gösterilmiştir.

Programın son kısmında projeye büyük destek destek veren Urla Kaymakamlığı ve Urla belediyesi ile köy muhtarlarımıza teşekkür plaketleri yine sayın kaymakamımız Murat Sefa Demiryürek ile Dernek Başkanı Mahmut Genç tarafından verilmiş,  kendilerine desteklerinden dolayı yeniden teşekkür edilmiştir.

28 Mayıs 2016 Cumartesi günü yapılan toplantımız da projemize destek veren Urla sakinlerimize plaketlerimizi sunarken
Urla Kaymakamı Murat Sefa Demiryürek ve Dernek Başkanı Mahmut Genç tarafından  projemize destek veren Urla sakinlerimize  ve Muhtarlarımıza plaketlerimizi ve teşekkür belgelerini sunarken

Bu projenin daha kapsamlı sonuçlarının  duyurulacağı toplantı  Eylül ayında Yaşar Üniversitesi kampüsünde gerçekleştirilecektir. Yayınlanacak bilimsel makaleler sayesinde yöremizin uluslararası camiada yer edinmesini ve ilerde gerçekleştirilecek daha büyük çalışmalara da temel teşkil etmesini amaçlıyoruz. Dernek olarak bizlerde elde edilen sonuçların ışığında amaçladığımız  diğer projelerimize de yön vermeyi düşünüyoruz.

Sürdürülebilir bir gelecek için geleneksel yemek kültürümüzün kaybolmadan derlenmesi ve diğer nesillere aktarılması adına çalışmalarımız hız kaybetmeden devam edecektir. Bu  proje sayesinde  bir çok yeni dost kazandık, kaynaştık ve hepberaber  daha güçlü ve ses getirecek projeler gerçekleştireceğiz

Zeytinler Köyü sakinlerimizden Hilmiye Günay
Zeytinler Köyü sakinlerimizden Hilmiye Günay

Tüm Projelerimize en baştan beri verdikleri destekler nedeniyle başta Urla   Kaymakamlığı ve Urla Belediyesine ve tüm Urla sakinlerimize tekrar teşekkür ediyor, bundan sonraki çalışmalarımızda beraber olmayı diliyoruz.

EGESÜRÇED

Bu hafta Urla İskeledeydik

Bu hafta Urla İskeledeydik

Urla yöresel mutfağı hakkında yapılan bilimsel çalışmamız tüm hızı ile devam ediyor. Bu hafta çalışmamıza Urla İskele’de devam ettik. 18 Mart gibi anlamlı bir günde güneşli  bir havada  verimli bir çalışma yaptık, bir yandan derledik bir yandan da öğrendik, planlanan görevlerimizi sonuçlandırdık. Her geçen hafta ekibimiz, tıpkı sırayla düşen cemreler gibi  çalışmamıza ve Urla’ya  bir nebze  daha fazla ısınıyor, motivasyonu artıyor. Her daim güleryüzlü hocalarımızı ve  öğrencilerimizi gören yöre sakinlerimiz ise her seferinde  daha fazla yardımcı oluyorlar bizlere.  Bu güzel etkileşiminin sürmesi ve başarılı bir çalışma ile taçlandırılması hepimizin ortak dileği.

Bu hafta bir ilki gerçekleştirdik hep beraber. Artık  periscope dan sosyal medyada canlı yayınlar yapıyoruz,  neler yaptığımızı ve yaşadığımız güzel anları kısa kısa bizim ile olamayan gönüldaşlarımız ile paylaşıyoruz.

İskele Muhtarımız ile Anket yapıyoruzBu haftaki çalışmamıza, çanakkale deniz zaferinin yıl dönümünde,   İskele merkezinde başladı. İlk olarak muhtarımız Yeşim Temiztepe’ye uğradık. Hemen muhtarlık ofisinin yanındaki  küçük çay bahçesinde içimizi güneşin  mi yoksa sohbetin  mi ısıttığını tam anlayamadan türk kahvesi ve sakızlı kurabiyeler eşliğinde projemizi, amacımızı ve nedenlerimizi anlattık.  Muhtar hanım tam bir İskele sevdalısı, bu sevda çok küçük yaşlarında başlamış ve her dem artarak devam etmiş. Sabahları mutlaka iskeleye uyanmalıyım, bu denizi görmeliyim diyen genç muhtarımızdan Urla iskele’nin güzel hikayesini dinledik. Ne yazık ki artık yaşamayan İskele sakinlerinden ve hala yaşayan, yaşatılmaya çalışılan  yemek kültüründen bolca konuştuk.  Ferah Hocamız Yeşim muhtarımız ile uzun bir çalışma yaptı ve  çok değerli bilgiler derledi. Bize kültürel mirasımız hakkında bir çok bilgi verecek  amca ve teyzelerimizin de bilgisini de alarak tekrar görüşmek üzere sözleşip ayrıldık muhtarlıkdan.

Egesürced anketi Urla iskele enginar cı teyze ileIMG_3405
Bu arada diğer herkes çevreye dağılarak evlerde, bahçelerde, kahvelerde ve otellerde anketlerini tamamladı. O gün iskele merkeze gelenler mutlaka bizden birisini ya bir dükkan önünde esnaf ile, ya bir parkda bir dede ile bankta  yada bir kamyonetin kasasında enginar satan teyze ile anket yaparken görmüştür. Öğrenci arkadaşlarımızın da  yaptıkları sohbetler ve Urla’lılar ile girdikleri karşılıklı etkileşimlerde  çok güzel anıların oluşmasına vesile olmuştur.   Öğlen yemeğinde herkes bir araya gelince de kısa kısa dinledik bu anıları, bazılarına gülümsedik ama en çok da  düşündük hep beraber.

Yemek sonrasında Urla’da yaptığımız derlemeye ciddi destek sağlayacağını düşündüğümüz  zeytinyağı işliğini ziyaret ettik.  Bizi Ali Ertan İplikçi karşıladı ve işliği bizzat kendisi gezdirdi. Urlanın tarihi dönemleri  ve geçmişteki zeytinyağı  ekonomisi hakkında bilgilendirdi  hepimizi. O değerli bilgileri doğrudan kendisinden almak gerçekten çok keyifliydi. Geçmişinde en ileri teknolojileri geliştirip, endüstriyel  üretim seviyelerine ulaştırmış, bu coğrafyanın ürünlerini,  emeğini ve aklını  çok uzaktaki limanlara bile ihraç edebilmiş   bir şehirde yaşıyor olmak hepimizi gururlandırdı ama günümüzde  ileri teknolojileri ithal eder hale gelmiş olmak da bizleri inovasyon konusunda kamçıladı. Ama ölçmeden iyileştiremeyiz, önce elimizdekileri ortaya koymak lazım ki biz de şimdi aynen  bunu yapıyoruz.  Ertan bey,  o akıcı ve güzel türkçesi ve  eski eğitimci olmanın da yetkinliği ile genç öğrencilerimize gayet rahat ulaştı, aynen orijinal haliyle tekrar  canlandırılmış işlikde  tüm detayları ile bize o günleri yaşattı adeta.  Dernek olarak bizler de tüm bu değerleri ortaya çıkaran, bize ulaşmasını sağlayan,  koruyan ve sürdürülmesine destek veren  her kuruma, her yöneticiye ve her bireye tek tek teşekkür ediyoruz. Ali  Ertan İplikçi’den kendisi ve eşi ile anket yapma sözü alarak mutlu ve donanmış olarak ayrıldık işlikden.

Urla İskele klozemenai işliği

Daha sonrasında da günü ve görevleri tamamlamanın mutluluğu ile Türkiye İnovasyon haftası etkinliğine geldik. Son panel küreselleşen türk mutfağı üzerineydi. Panelistler  Wilco van Herpen, Maksut Aşkar, Refika Birgül ve Mehmet Gürs’den oluşuyordu. Özellikle Maksut Aşkar’ın “Geleneği olmayanın geleceği olmaz”  sözü ile Mehmet Gürs’ün “çiftçi yoksa yemek yok, yemek yoksa gelecek yok” sözü beni çok etkiledi.  Dünyanın en iyi 100 restoranı arasına girmiş Mikla’nın şefi Mehmet Gürs’ün Yeni Anadolu Mutfağı projesinde tam zamanlı bir antropolog ile beraber Anadoluda yüzbinlerce kilometre yol yapıp yapacakları yemekler için doğal malzemeleri topladığını  ve en önemlisi yerelden   ilham aldığını duyunca çok sevindim.  Bu yol en doğrusu ve  sürdürülebilir kalkınma için bizlerin de bir katkısı olacaksa, küçük  veya büyük, ne mutlu bizlere. Anlamlı bir şeyler yaptığını hissetmenin ve yurdumuzda bu şekilde çalışanların da olduğunu görmenin mutluluğu ile ayrıldık panelden.20160319234631

Yeni bir yazıda görüşünceye kadar herkese mutluluk ve huzur diliyorum…

Mahmut Genç

Birinci Faaliyet Planları Bilgilendirmesi

Birinci Faaliyet Planları Bilgilendirmesi

Ege Sürdürülebilir Çevre ve Kalkınma Derneği
Birinci Faaliyet Planları Bilgilendirmesi
Temmuz –Kasım 2015

Derneğimiz Ege Sürdürülebilir Çevre ve Kalkınma Derneği adını taşıyor. Çok yeni kurulduk ama kurucu üyelerimiz hem kamu hem de özel sektörde yıllarca deneyim kazanmış birikim yapmış kişilerden oluşuyor. İçimizde hocalarımız, sanayiden deneyimli dostlarımız ve öğrenci arkadaşlarımız bulunuyor. Hepimiz derneğimizin öncesinde çeşitli benzer platformlarda beraberce çalışmış ortak amaçlarımız üzerinde çokça konuşmuştuk. Deneyimlerimizi, birikimlerimizi nasıl çevremize taşıyabileceğimizi düşünceden bir basamak yükseltip eyleme dökmeye ve örgütlenmeye karar verdik, teker teker bir araya geldik ve geçtiğimiz şubat ayında derneğimizin kuruluş çalışmalarına başladık, iki ay içinde de derneğimizi kurduk.

Amacımızı, çevre ve sürdürülebilir kalkınmanın temel konu ve ilkelerinin daha geniş kitleler tarafından anlaşılmasının sağlanması, benimsenmesi, uygulanması, bu konuda bilgi ve bilinç ve farkındalık geliştirilmesi ve adımızı aldığımız Egemizde bu tür çalışmalara liderlik edilmesi olarak belirledik. Aynı hızla da projelere aktivitelere başladık.

Tabi temel aldığımız sürdürülebilirlik çok geniş bir kavram, içinde yalnız çevre boyutu yok bunun yanında ekonomik sosyal boyutları da var. Biz dernek olarak bu geniş perspektif içerisinde yöremizin ihtiyaçlarını sahip olduğu zenginlikler ile harmanlayıp kapsamımızı oluşturan konularda farkındalık, bilinç ve hatta talep yaratan projeler geliştiriyor ve uyguluyoruz.

Öncelikli tema olarak gıda konusunu seçtik. Bir kere gıda hayatta kalmak için olmazsa olmaz gereklilik. Ekonomimizde ve kalkınmamızda çok önemli yeri var. Aynı zamanda kültürel kimliğimizin de önemli bir parçası ve nesiller boyunca deneyimlenen ve sözlü tarih şeklinde günümüze taşınan bir birikim , bir zenginlik, bir kültürel farklılık. Tüketimine göre insanların sağlığını direk olarak olumlu veya olumsuz etkileyebilme gücüne sahip. Tüm bunların yanında üretim ve tüketim süreçlerinde bağlı olarak kaynaklarımızın tükenmesine biyoçeşitliliğin azalmasına neden olabilecek olumsuz çevresel etkilere sahip çok önemli bir olgu. Bu özelliklerinden dolayı gıda sürdürülebilirliği konusunun gerek ulusal gerekse uluslararası açıdan çok önemli olduğuna ve bu konuda Dernek olarak göstermemiz gereken çabaların bulunduğuna inanıyoruz.

Biz de bir sivil toplum örgütü olarak toplumsal tabanda yaratılan iyi amaçlı mikro değişimlerin zamanla toplumsal büyük değişimlere ve olumlu sonuçlara döneceğini bilincindeyiz. Bu amaçla yöremizdeki ailelere ulaşmayı amaçladık. İlk olarak aileler arasında sürdürülebilir bir beslenme bilincinin oluşturulması sorunların çözümünde fayda sağlayacağı gibi bu olumlu hareketlerin yaygınlaştırılmasının da bir değişim rüzgarı yaratacağı da açıktır.
Bu amaçla özellikle giderek şehirleşen ve hazır işlenmiş gıdalar tüketen, daha çok hareketsiz olmakla beraber daha yoğun ve hızlı bir yaşam tarzı sürmeye başlayan yeni nesillerin arasında dikkat çekmeye, farkındalık yaratmaya yönelik çalışmalar yapacağız.

İlk projemiz yöremizde gurme turizm potansiyeli yaratmaya yönelik olacak. Özelikle İzmir yarımadası özgün coğrafi gıda ürünleri, iklimi ve gıda çeşitliliği ile buna çok uygun. Yöremizde sürdürülebilir beslenmenin temellerinden birisi olarak kabul edilen Akdeniz tarzı beslenme özelliklerini oluşturabilecek gıdalara kolaylıkla ve ucuza erişilebiliyor. Yarımada da çeşitli meyve ve sebzelerin yanında zeytin, üzüm, yeşil otlar, Enginar, çeşitli eterik bitkiler, sakız ve çiçek üretiliyor. Kaliteli zeytinyağları, şarabı, mandıra ürünleri, deniz ürünleri kolayca ve bolca bulunuyor. Tüm bu ürünler Akdeniz diyetinin temel yapı taşları olduğu gibi gurme turizminde en çekici bileşenleri. Biz bu iki olguyu birleştirdik. Gurme turizm faaliyetleri düzenleyerek insanları akdeniz beslenme tarızna çekeceğiz.

İlk olarak yüzyılların birikimi olan sözlü tarih şeklinde nesillerden nesillere aktarılan yöresel mutfağın envanterini çıkaracağız. Bu envanteri oluşturan yemekleri bir mutfak atölyesinde Urla’nın sakinleri ile beraber bir zanaatkar dikkati ile çalışacak öğreneceğiz. Tabii sonrasında da tüm bunları geniş kitlelere öğretecek ürünlere de ticari kimlik kazandıracağız. Hem varlıklarımızı kayıt altına alıp yaşatacak hem de yaygınlaştırılmasını sağlayacağız. Proje çıktımız bir kitap olacak, ama onunla yetinmeyip özellikle sosyal medyada paylaşımlarla bir çekim oluşturmayı planlıyoruz. Kentlerde yaşayan beslenmesindeki yanlışların farkında olan ama düzeltecek yolları bir türlü bulamayan kitlelere çözüm sunmayı böylece yöredeki ürünlere, geleneklere ve yemek kültürüne de talep yaratmayı hedefliyoruz. Bunun sonucunda geleneklerimiz yaşatılırken talebi karşılamak için oluşacak arz da yörenin sürdürülebilir kalkınmasına destek olacak. Bu projemizde Urla belediyesi ortağımız, Urla Kaymakamlığı, Yaşar Üniversitesi, Zeytincilik Araştırma Enstitüsü, Sürdürülebilirlik Akademisi, Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi ve İzmirli Sanayici ve İşadamları derneği destekçilerimiz.

Yarımadamızda yapılan ve yapılacak olan tüm şenliklere etkinliklere katılıyor ve organizasyonlarında görev alıyoruz. Urla Bağbozumu Şenlikleri başta olmak üzere diğer sürdürülebilir tarım ve sürdürülebilir turizm ile ilgili her türlü aktivitede hep beraber olacağız. Enginarı, patlıcanı ağaçta yetişiyor sanan, sakız denilince aklına çiklet gelen ve alışverişlerin sadece AVM’lerde yapıldığını düşünen, köy pazarlarından çekinen ve korkan yeni nesillerin kırsala karşı oluşturulan olumsuz algılarını yıkmak hepimizin görevi. Yoksa çok da uzak olmayan bir gelecekte kültürel renkliliğimiz ve çeşitliliğimiz daha çok tekdüze küresel tüketim eğilimleri altında azalacak. Yeni oluşan küresel kültürler de monoton yapılarını uzaklardaki renkli dünyalarla dolu elektronik ekranlara bizleri hapsederek gizleyecekler.
Yemek kültürümüz bizim en önemli toplumsal kimliklerimizden birisidir. Ege Sürçed olarak bu kültürün korunmasını sağlamak, kırsalın ve yerelin katkısını artırmak, çeşitliliğini korumak , geçmişten gelen birikimi yeni nesillere aktarmak şu an için en önemli misyonumuzdur.
İtalya, Fransa, İspanya ve Yunanistan’ın çok başarılı şekilde uyguladığı gurme turizmin tüm enstrümanları yöremizde de bulunuyor. Onlardan farkımız çok geniş coğrafyalardan gelen mutfak kültürümüz ve farklı yerel motiflerimiz olduğunu düşünüyoruz. Eğer bu değerleri bütünleştirebilirsek çok önemli kazanımlar sağlayabiliriz. Bu varlığı göz önüne getirmek ve geniş kesimlere duyurmak için çabalarımıza devam edeceğiz.